Yanyalı İsmet Garibullah

Nakşibendî-Hâlidî geleneğin XIX. yüzyıldaki temsilcilerinden Mustafa İsmet Garîbullah Efendi, 1808 yılında bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Yanya’da doğmuştur. Dönemin Yanya’sında Nakşibendîliğin yaygın olduğu; Mustafa İsmet Efendi ile birlikte Yanyalı Yusuf Efendi’nin (ö. 1902) de bölgenin tanınmış Nakşibendî şeyhleri arasında zikredildiği anlaşılmaktadır. Şehrin toplumsal dokusu bakımından, 1924 mübadelesiyle ekseriyeti Türkiye’ye yönelen göçe kadar Yanya’daki Müslüman nüfusun Arnavut ve Rum unsurlardan oluştuğu, Müslümanların önemli bir kısmının Arnavutça konuştuğu belirtilmektedir. Bu çerçeve, müellifin yetiştiği çevrenin Rumeli’ye özgü çok unsurlu kültürel iklimini göstermesi bakımından önemlidir.

Mustafa İsmet Garîbullah Efendi’nin eğitimine ve hangi mekteplerde tahsil gördüğüne dair kaynaklarda ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, gençlik yıllarında Yanya Mahkeme-i Şer‘iyyesi’nde kâtiplik yaptığı belirtilmektedir.

Hac maksadıyla gittiği Mekke’de Nakşibendî-Hâlidî yolunun önde gelen halifelerinden Abdullâh Mekkî Efendi’ye intisap eden İsmet Garîbullah Efendi, yaklaşık yirmi yahut yedi yıllık bir seyr ü sülûk devresinin ardından 1848 yılında hilâfet alarak Edirne’de görevlendirilmiştir. Müellif, aşağıdaki mektubunda Abdullâh Mekkî Efendi tarafından irşad göreviyle Edirne’ye vazifelendirildiğini ifade etmektedir.  Ayrıca kendisine, “Allah’ın garibi” anlamını taşıyan “Garîbullah” lakabını seçmesi, metinde sıkça görülen tevazu ve hizmet bilinciyle uyumlu bir kimlik tercihidir.

Edirne’ye gelişinin ardından irşad faaliyetlerine başlayan İsmet Garîbullah Efendi, kısa sürede geniş bir çevre edinmiş; üç yıl gibi bir zaman içinde İstanbul’da da bağlıları oluşmuştur. Bu çevre içerisinde, Hâlidîlerle münasebeti güçlü olan ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin türbesiyle birlikte tekke ve camiyi yaptırdığı belirtilen Sultan Abdülmecid’in de bulunduğu kaydedilmektedir.

İsmet Garîbullah Efendi’nin Risâle-i Kudsiyye’yi Edirne’de kaleme aldığı; eserin neşriyle ilgili süreçte 1857–1858 yıllarında İstanbul’a gelerek yaklaşık sekiz ay kaldığı anlaşılmaktadır. 1274 (1857) tarihli bu arzuhâlden yaklaşık beş yıl sonra, 1863’te ikinci kez İstanbul’a gelen İsmet Efendi’nin sekiz kişilik ailesiyle birlikte kayınpederi Hüseyin Kudsî Efendi’nin Koca Mustafa Paşa civarındaki konağında ikamet ettiği ve burada irşad faaliyetini sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Müridlerin artması ve konak çevresinin yetersiz kalması üzerine müstakil bir tekke arayışına giren müellif, Fatih Çarşamba’da tekkenin yerini satın alarak buraya taşınmıştır. Tekkenin edinilmesinden yaklaşık altı ay sonra Nakşibendî tarikatının otuz ikinci halkası olarak anılan müellifin, ardında altmış kadar halife bırakarak H. 16 Zilhicce 1289 (M. 15 Ocak 1872) tarihinde vefat etmiş ve tekkenin hazîresine defnedilmiştir. 

Risâle-i Kudsiyye’nin basılı nüshasında yer alan takrizler, müellifin entelektüel ve bürokratik çevresi hakkında ayrıca dikkat çekici ipuçları sunar. Bu takrizlerden ilki, tekkenin mütevelli heyet azasından olduğu belirtilen ve ilerleyen yıllarda II. Abdülhamid döneminde Dahiliye Nazırlığı görevinde bulunan Faik Memduh (Mehmet Memduh Paşa, 1839–1925) Memduh Paşa’nın divanında da İsmet Garibulah Efendi için şiirleri vardır.  İkincisi takriz ise “son divan şairi” olarak nitelenen Yenişehirli Avnî Bey’in yedi beytlik şiiridir (1826?–1883).

Dış kaynaklarda hayatına dair bilgiler sınırlı olmakla birlikte, Risâle-i Kudsiyye müellifin duygu ve düşünce dünyasına ilişkin önemli veriler içermektedir. Eserde kendisinden “kemter İsmet” diye söz etmesi, tevazu ve hizmet bilincine dayalı bir duruşu yansıtır; “Bu hizmette bu İsmet ola âlet” ifadesi ise kendisini cemâl-i bâ-kemâlin yönünü gösteren bir vasıta olarak konumlandırdığını ortaya koyar. Buna karşılık eseri “taşlar arasında zuhûr eden bir cevher-i kudsî” olarak nitelemesi, risâleye atfettiği manevî değeri göstermektedir.

Müellifin risâlenin yazımına Hicrî 1271 yılı Muharrem ayının on birinci gecesinde başlandığını kaydetmesi, biyografisine dair en güçlü iç tanıklıklardan biridir. Bu tarih, metinde yalnızca kronolojik bir veri olarak değil, “gece idi, gönülde dert bir idi” ifadesiyle birlikte bir iç hâlin yoğunlaşma anı olarak sunulur; dolayısıyla yazma fiili, planlı bir telif faaliyetinden ziyade derûnî bir çağrının taşması şeklinde görünür.⁷ Bu çağrı, hemen ardından gelen bentlerde daha belirgin bir mânevî tecrübe diliyle anlatılır; “sırrımda bir nûr zuhûr etti” ifadesiyle dile getirilen dönüşüm, “nefha-i sûr” telmihiyle de güçlendirilir.

Ẓuhūr etdi o dem ṣırrımda bir nūr

Görenler zann ederdi nefḥa-i ṣūr (3 | 17)

Eserin yazılışının merkezî gerekçesi, müellif tarafından açık ve ısrarlı biçimde râbıta kavramı üzerinden temellendirilir. Yazar, râbıtayı “visâlin aslı” ve “cümle hâllerin rükn-i a‘zamı” olarak nitelendirir. Bu vurgu, risâlenin yalnızca öğretici bir metin olmakla kalmayıp, dönemin manevî çözülmesine cevap üretme niyetiyle kaleme alındığını göstermektedir. Nitekim “hayli sâlik oldu mehcûr” ifadesiyle, birçok yol ehlinin hatra ve hicab sebebiyle yoldan uzaklaştığını müşahede ettiğini belirtir; yazma gerekçesini de “Risâle yazmağa bu oldı illet” mısraıyla kesin biçimde bağlar.

Ḫuṣūṣā rābıṭa aṣlı viṣāle

Oluptur rükn-i aʿẓam cümle ḥāle (3 | 23)

Müellifin, hicretten sonra bin yılın geçmesiyle “fesad vakti”nin zuhûr ettiğini ifade edip kendi yaşadığı zamanla kıyas etmesi, zaman algısına dair önemli bir ipucu sunar.

Çü rıḥletten geçüp bin yıl zamanı

Fesād vaḳti ẓuhūr etdi nişanı (21 | 318)

Fakat dikkat çeken husus, olumsuz tarih tasavvurunun dünyayı reddeden bir tavra değil; ahlâkî ve manevî çözülmeye karşı uyarıcı bir bilinç üretmeye yönelmesidir. Bu atmosferde tekrar edilen “kaçup Hakk’a gidelim” çağrısı, pasif bir geri çekilme değil; eşyanın hakikatini yeniden idrak etmek için fenâ ve bekā ufkuna doğru bilinçli bir yükseliş çağrısıdır.

Silsile ve intisap vurguları da müellifin biyografisini metin üzerinden derinleştiren unsurlardandır. Şeyhi Abdullâh Mekkî’den bahsederken “O kıldı İsmet’e bu sırrı menşūr” ifadesiyle kendsine medyuniyetini dile getirir; ona bağlılığını “mal, beden ve can feda” edecek dereceye vardırır. Abdullâh Mekkî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye nispet edilen ve “Sakın ayrılmayıñ” ifadesini içeren bir mektubun ihvan arasında okunmasına şahit olduğunu söylemesi de, silsile şuurunun yüksekliğini ortaya koyar. Yeri geldikçe okuduğu eserleri anması, irşadın ilimle temellendirilmesine verdiği önemi gösterir.

Kitāb-ı Ādābü’l-Mürīd te’līfi mevcūd

Bu baḥsi bu ẕelīl, hem ḳıldı meşhūd (26 | 383)

Müellifin, halifeliğin kendisine intikalini anlatan “Bu Ḫālid’den bu ʿAbdullâh-ı merdān / Süleymān’dan bu ben, ḳudsī-i cānān” (24|347) beyti ve fenâ–bekā mertebelerini anlatırken bu mertebelerden bizzat geçtiğini ima eden mısraları, tasavvufî makamların yaşanmış bir tecrübenin diliyle aktarıldığını göstermektedir. “Nüzûl etdi maʿa’l-Ḥaḳḳ, buldu ʿizzet / Gönül maḥzūn, hemān Ḥaḳḳ’a gidelim” (18|283) mısraları, bu rücûʿ tecrübesinin iç dünyasında bıraktığı izi de sezdirir.

Eserleri

Mustafa İsmet Garibullah Efendi’nin günümüze ulaşan eserleri sınırlıdır. İsmet Garibullah Efendi’nin farklı şahıslara gönderilmiş toplam on bir mektup tespit edilmiştir.  Bu mektuplar arasında önde gelen müridânından Ali Sırrı Efendi’ye hitaben yazdığı Nâme-i Merğube adındaki mektup küçük bir risale çapındadır.  Kaynaklarda ayrıca İsmet Garibullah Efendi’ye nispet edilen Silsile-i Kudsiyye adlı yazma bir eserin varlığından da söz edilmektedir. Bunun yanında, Risâle-i Kudsiyye’ye takriz yazanlardan biri olan Mumammed Emin Fuhûlî tarafından istinsah edilen bir Risâle-i Kudsiyye yazması da mevcuttur. Kütüphane kayıtlarında farklı isimlerle ve yanlışlıkla Muhammed Emin Fuhûlî adına kaydedilen ve birkaç kopyası olan bu yazmanın derkenarında, “Nazım merhumun Makāmât hakkındaki mensur bir risalesidir” şeklinde kaydedilen; seyr ü sülûk makamlarını konu edinen küçük bir risaleye rastlanmıştır. Bu Makāmât adlı risalenin de İsmet Efendi’ye ait olması kuvvetle muhtemeldir. Genel olarak değerlendirildiğinde, İsmet Garibullah Efendi’nin tasavvufî öğretisini çok sayıda metinle yaymaktan ziyade merkezî bir metin etrafında derinleştirmeyi tercih ettiği görülmektedir. Bu çerçevede en önemli eseri, Nakşibendî-Hâlidî yolunun usûl ve âdâbını öğretmeyi hedefleyen manzum ve sistematik eseri Risâle-i Kudsiyye’dir.

Toplam 1 üründen 1-1 arası gösteriliyor
Ürün Favori Listenize Eklendi

Daha iyi bir deneyim için izninizi istiyoruz.

Şamil Yayınevi olarak, sizlere daha güvenilir ve kişiselleştirilmiş bir alışveriş deneyimi sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. Çerezler, tercih ve ilgi alanlarınıza yönelik özel içerikler hazırlamamıza yardımcı olur. Zorunlu çerezler haricindeki çerezlerle toplanan veriler, yurt dışında yerleşik altyapı tedarikçilerimize aktarılmaktadır. Çerezler vasıtasıyla hangi kişisel verileri topladığımız ve nasıl kullandığımız hakkında daha fazla bilgi edinmek için aydınlatma metnimizi buradan inceleyebilirsiniz: Aydınlatma Metni. Çerez politikamız ve kişisel verilerinizin korunması hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz, Çerez Politikamız sayfasını ziyaret edebilirsiniz.